Atatürk Üniversitesi / 15 Temmuz 1981 / Yüksek Mühendis Diploması



Bu eve gelen giden çok olurdu, Erzurum'da yaşayan, köyden gelen bütün akrabalar bazen günübirlik bazen yatılı mutlaka bize uğrarlardı. Babamın misafirperverliği meşhurdu, yedirmeyi içirmeyi seven biriydi. Bu özelliğini sonraki yıllarda tanıdığımız tanımadığımız insanlardan binlerce defa duyduk. Doğal olarak gelenleri ağırlamak, karınlarını doyurmak, yatıya kalanların yataklarını ayarlamak, bulaşıklarını halletmek anneme ve ablalarıma kalıyordu.
Bayburttan Erzuruma gelince babam beni Cumhuriyet Caddesinde bulunan Kültür Kurumu İlkokuluna yazdırmıştı. Bu okul o dönem Erzurum'un en iyi okuluydu, üst düzey bürokrat ve askerlerin, varlıklı ailelerin çocukları buradaydı, eğitim kaliteliydi ama bizim gibi memur çocuklarının diğerleri arasında biraz sıkıntı yaşaması da kaçınılmazdı.
Babamın öldüğü 1969 yılına kadar, yani ilkokul 2. sınıftan başlayarak 4. sınıfın sonuna kadar bu okula gittim. O yıl aynı okulda benden iki yaş büyük kız kardeşim Mukime 5. sınıfı ve iki yaş küçük erkek kardeşim Mitat ise 1. sınıfı bitirmişlerdi.
Okuldan aklımda kalanlar, Kaptan Gordon'un maceralarını okuduğum çizgi romanların bulunduğu büyük kütüphanesi, okulun bodrum katında süt tozundan hazırlanan sıcak sütün sınıflara dağıtıldığı saatler, arka cephedeki Fil Köprüsü denilen bölgeye açılan kapısıyla büyük bahçesi ve bahçe çıkışında bulunan ama benim pek bir şey satın alamadığım simit, horoz şekeri, elma şekeri satan seyyar satıcılar ve ev okul arası yürüyerek gidip geldiğim sokaklar. Evden okula okuldan eve güzergah aşağı yukarı şöyleydi; okulun arka bahçesindeki kapıdan çıktıktan sonra sola yukarıya doğru Erzincan Kapıya yürüyüp, oradan sağa dönüp soldaki Bıcı Bıcı adlı büfeyi sağdaki meşhur eski taş evi geçtikten sonra eski hapishanenin bulunduğu kavşağa kadar devam edip, Şeyhler Camisinin bulunduğu sokağa girip sokağın en sonunda sağda bulunan büyük bir bahçenin içindeki evimize varış.



O yıllarda çok fazla kar yağdığı için kışa hazırlık olsun diye evlerin toprak damına tuz serpmek, silindir şeklinde bir taşla damın her tarafını iyice dolaşıp toprağı sıkıştırmak, kar yağdığı zaman da karı küreyip bahçeye ya da sokağa atmak gibi işler olağan işlerdi. Yaşıma çok uygun olmamasına rağmen gerek evin toprak damının bakımı, tuzlanması, sıkıştırılması gerekse kışın yağan karın kürenmesi işlerini yaptığımı ya da yapanlara yardım ettiğimi hatırlıyorum.
Hatırlayabildiğim diğer şeyler arasında okula gidip gelirken Erzincan Kapı civarında Bıcı Bıcı adlı büfeden aldığımız leblebi tozu ve sımışka, evimizin bahçesinde oynadığımız oyunlar, kedilerimiz, Şeyhler Camisinde Kuran kursuna gidip Naim Hocadan aldığım din eğitimleri, oturduğumuz evin hemen yukarısında bulunan Çırçır Mahallesinde oturan babamın dayısının kızı Saadet halamın evine giderken mahallenin yaramaz (şergede) çocuklarının sataşmaları da var. Bayburt'taki evimizde de buradaki evimizde de kedilerimiz vardı, bunun birinci sebebi, onları seviyorduk ve onlarla oynuyorduk, diğer ve bence en önemli sebebi ise farelerle mücadele olmalı, çünkü bu evlerde fare çok olurdu, kediler de görevlerini iyi yaparlardı. Doğal olarak yavrulayan ve çoğalan kediler bazen sıkıntı da yaratıyordu, bir gün bu kedilerden birini evden uzaklaştırmamız gerektiğine karar verildi, kediyi bez bir torbaya koyup Gez Mahallesine götürdük, biraz daha uzağa gidelim dedik, tren yolundan geçip kombinaya doğru gittik, orada kediyi saldık ve geri eve döndük. Bir kaç gün sonra aşağıdan kapıdan bir miyavlama sesi duyuldu, bakınca ne görelim, bizim kedi geri dönmüş, o kadar uzaktan yolu nasıl buldu, eve nasıl geldi kimse açıklayamadı. Kedilerin yaşadıkları eve köpeklerin sahiplerine bağlandıkları tezini doğrulayan bu olaydan sonra kedi azat etme işinden vazgeçilmişti.
Erzuruma yeni gelmiş ve kenti neredeyse hiç tanımayan biri olarak, çocuk aklımla gezintiye çıktığım bir gün, farkında olmadan Mumcu Caddesinden aşağı doğru yürüyüp Pelit Meydanına ve biraz daha aşağısında o zamanlar Ulusoy Garajı denilen bölgeye kadar gitmiştim. Aslında çok da uzak olmayan buradan evin yolunu bulamadım. Ailemin fellik fellik beni aradığını ve nihayet beni bulduktan sonra işittiğim azarları da unutmam mümkün değil. Kaybolduğum bu günün aslında diğer bir önemli detayı ve belki de oralara kadar gitmemin bir nedeni ise o gün güneş tutulması olm. Benim de çevredeki insanların gazete, kağıt ya da başka bir şey yakarak bunların dumanı, isi ile kararttıkları cam parçalarıyla güneşi izlemelerine heveslenip onlar gibi güneşe bakmaya çalışmamdır. İnsanlar işini bitirip camları yere attıklarında ben alıp gökyüzüne bakmaya ve farkı anlamaya çalışıyordum, benim için ilginç bir deneyim olmuştu.
Bir de Cumhuriyet Caddesinde Erzincan Kapıdan sonraki köşeden Kuşkay binasına doğru karşıya geçerken bir arabanın çarpması sonucu kırılan bacağım yüzünden anneme epey eziyet çektirmiştim. O yıllarda caddede çok trafik olmazdı, ben mi arabaya çarptım araba mı bana çarptı bilemiyorum ama bu kaza bizi bir ay kadar uğraştırmıştı. Ayağım dizime kadar alçıya alınmıştı, biraz zaman geçince kaşınmaya başlayan bacağım sıkıntı yaratıyordu, alçının arasından ince oklava, ya da annemin yün eğirmek için kullandığı teşi denilen ağaçtan yapılmış yuvarlak çubuğu sokarak kaşıntıyı gidermeye çalışıyorduk ama fayda etmiyordu, alçı söküldükten sonra da ayağım iyileşinceye kadar bir süre eritilmiş bal mumuna batırılmış bezle sarılmıştı. Ve bir diş hikayesi. Amcamın da bizde olduğu bir gün benim zaten sallanan neredeyse kendiliğinden düşecek bir dişim yüzünden yaşanan kargaşayı anlatmam lazım, ben dişim sallanıyor, düşecek diye mızmızlanınca amcam bana elinle çek gelir, korkma acımaz dedi, sonra kendi eliyle almaya çalıştı, bırakmadım, sonra hadi bir ip bağlayalım sen çek dedi, ben bunların hepsine itiraz edince iş uzadı, sonra babam geldi, olayı anlayınca benim müdahale etmelerine izin vermeyen zırlayan halime sinirlenip attığı hafif bir tokatla diş sorununu çözmüş oldu, diğerlerine de neden nazıyla oynuyorsunuz diyerek çıkışmıştı, bu olaydan sonra hiçbir şey için fazla nazlanmamayı, mızmızlanmamayı öğrendim.
Bu evdeyken hatırladığım diğer bir şey ramazan ayındaki sahur ve iftar sofralarıdır. Çok küçük olmama rağmen sahura kalkardım, sahurda cevizli katmer, pirinç veya bulgur pilavı yanında hoşaf olurdu, yumurtalı pide, bol cevizli tepsi ya da ekmek kadayıfı ise iftarların vazgeçilmezi idi. Yemeğimizi yer sofrasında hunça (xunça) dediğimiz tahtadan yapılmış ayaklı yuvarlak masanın etrafında bağdaş kurarak ya da dizüstü oturarak yerdik. Önce sofra bezi yere serilir, daha sonra duruma göre hunça konulur, üzerine de tabaklar, tencereler artık ne varsa onlar yerleştirilirdi. Oturup top atılmasını, ardından akşam ezanının okunmasını beklerdik. Sonra bir zeytin tanesiyle orucumuzu açardık. Hunça demişken yemekle ilgili bir anımı daha anlatmalıyım. Bir gün misafir gelmiş, kadınlar, çocuklar var, annem yemek olarak bir şeyler hazırladı, büyükçe bir kabın içinde tereyağında pişirilmiş yumurta gayganası da var. Sofra kuruldu, herkes hunçanın etrafına yerleşmeye başladı, o ara ne olduysa surat asıp ben yemiyorum dedim, bir kere hadi gel otur sofraya dediler ama ben inat ettim oturmadım, sonra ben kenarda otururken onlar yemeğe başladılar, ekmeklerini tereyağının içindeki sarı köy yumurtalarına bandırıp yiyorlardı, yanda köyden gelmiş yayık loru mis gibi duruyordu, ondan da alıyorlardı, yumurta ve lor birlikte çok lezzetli olur biliyorum, içimden birisi tekrar beni çağırsa diye geçiriyordum ama kimse oralı değildi, kenarda içim geçiyordu, ama anurlu (onurlu) davranıp gitmiyordum, bir güzel yediler, kalktılar. Şu anda bile o gün neden öyle davranıp sofraya oturmadım diye kendime kızarım, o sofra bütün detaylarıyla hala aklımda.
Bir başka anım ise babamın tıraş olurken kullandığı jileti bir çay bardağına azıcık su koyup içinde parmağıyla hızlıca ileri geri çevirerek bilemesi, keskinliğini artırmaya çalışmasıdır, bu şekilde yaparak jileti biler, uzun süre kullanırdı. O yıllar mümkün olan her şeyden tasarruf etme, elinde olanla yetinme, idare etme devriydi, yamalı ama temiz, bence o dönemin sloganı budur.
Bu dönemde köyde sünnet edilmemizi de hatırladığım kadarıyla anlatmam lazım. Babam sağlık memuru olmasına rağmen benim ve kardeşim Mitat'ın sünnetini köyde ve Azort'tan gelen bir sünnetçiye yaptırmıştı. Neden böyle yaptığını şu an hatırlamıyorum, bildiğim kadarıyla kendisi sünnet yapmazdı, ama bizi çalıştığı hastanede sünnet ettirebilirdi, muhtemelen bir zorunluluk nedeniyle böyle olmuştu. Dedemlerin evinde alt kattaki büyük odada bulunan sedirde yatacak yerlerimiz hazırlanmıştı. Güneşli bir gündü, kirvemiz Canip dayı dışarıya konulan bir sandalyeye oturmuş beni arkadan bacaklarımdan iki eliyle tutmuş sünneti yapacak kişinin kolay erişmesi bacaklarımı açmıştı, bu pozisyonda kımıldamam imkansızdı, üstelik sünnetçinin ne yaptığını da görüyordum, sünnetçi bir eliyle tutup diğer elindeki usturayla işini yaptı, feryat figan ağladığımı hatırlıyorum, kanayan bölgeye büyükçe bir pamuk sardılar ve beni sedirdeki yatağa götürdüler, sonra aynı şeyi kardeşime de yaptılar. Sonraki bir kaç gün kanla ıslanıp kuruyan pamuğu çıkarıp yenisi koymaları tam bir işkenceydi, ıslatılsa da pamuk bir türlü çıkmıyordu, acı veriyordu, ağlamaya devam ediyordum. Adet yerine gelmiş sünnet olmuştuk ama ben bu acıyı hayatım boyunca unutmayacaktım.
Şeyhler Mahallesinde geçen üç sene boyunca, babamın hastalığının zaman zaman ilerlemesini, Numune Hastanesinde yattığı günleri, hastane ziyaretlerini, yazın köye dedemlerin yanına gidişlerimizi, kamyon sırtında yapılan ve 4-5 saat süren bu yolculuklarda yuttuğumuz tozu, egzoz dumanı ve mazot kokusu yüzünden öğürmekten bitap düşmüş hallerimizi de hatırlıyorum. O zamanlar Erzurum Artvin yolu, çoğu bölümü toprak, tek şeritli, virajlı bir yoldu, Artvin minibüsleri vardı ama onlarla ancak Denizbaşı denilen yere kadar gidilebiliyordu, oradan da köye kadar yaklaşık yarım saat yürümek gerekiyordu, eşya varsa bu da imkansızdı, bu nedenle haftada bir kaç kez köye kadar giden kamyonu yakalamak gerekiyordu. Bazıları çift şoför mahalline sahip, açık kasa kamyon, büyükler şansları varsa şoför mahallinde gider, çocuklar ise kamyonun kasasında, yüklerin üzerinde giderdi. Arabalar Erzurum'dan çıkar Soğuk Çermik, Dumlu, Tufanç, Karagöbek civarından geçer, tepeden aşağıya doğru çok kıvrımlı virajları ve uzaktan tuz elde edilen havuzları görünen Tuzladan sonra Tortuma varırdı. Tortum Çayının aktığı vadide dağların kenarından dağın kıvrımlarına uygun yapılmış virajlı yollarda döne döne gider, Azort nahiyesine varırdık, buradan sonra yol yine virajlıydı ama sağımızda Denizbaşı dediğimiz geniş düzlüğü gördüğümüz için tamam vardık diyerek rahatlardık. O dönemdeki Denizbaşı, Artvin yolunun geçtiği, otobüslerin kamyonların mola verdikleri, bizim köye ayrılan yolun civarından bir kaç tane kahvehane ve bakkal dükkanı bulunan canlı bir yerdi, meşhurdu, insanlar burada toplanır, kebap yer, çay içer, sonra gidecekleri yere giderlerdi. Erzurum'dan gelirken önce sağdaki Efendi dayının oteli ve kahvesinin önünden geçerdik, Efendi dayının oğlu Zeki amca babamın çok samimi arkadaşıydı, sonra ileride köye doğru sapan yolun sağında Selim amcanın, Haydar amcanın dükkanları, kahvehaneleri bulunurdu, bunlar da köyde bizim mahalleden akrabalarımızdı, zaten köyde neredeyse herkes bir şekilde birbirinin akrabasıydı. Sonradan ana yolun yerini değiştirdikleri için bütün o yerler kapandı, yıkıldı, mezbelelik oldu. Küçüklüğümden burasıyla ilgili hayal meyal hatırladığım şeylerden biri babam ve arkadaşlarının cağ kebabı yiyip rakı içtikleri bir toplantı, babam çok iyi cümbüş çalardı, bu toplanmalar da çalıp söylemek için bir bahaneydi aslında, her fırsatta bir araya gelinir, yenilir içilir, sohbet edilirdi, bu da öyle bir toplanmaydı galiba, yediklerinden ve içtiklerinden bana da biraz ikram (!) ettikleri için unutmamışım.
1969 yılının yazında da okuldan sonra köye gönderilmiştik, babam hastanedeydi, annem onunla meşguldü, bizi de köye göndermişlerdi. 15 Temmuz günü köyde günlük işlerle uğraşırken, haberin nasıl ve kim tarafından verildiğini tam hatırlamıyorum, babamın ölüm haberi geldi, meğer Erzurum'da hastanede vefat eden babamın cenazesi defin için köye getirilmiş. Haberi duyanlar koşup gelmişler, tabutunu dedemlerin evinin önünde Olukbaşı dediğimiz yerin hemen yanında, elma bahçesi denilen yere koydular. Hayal meyal siyah iri bir kazanda su ısıtıldığını hatırlıyorum, muhtemelen caminin hocası burada babamı tekrar yıkayıp defin için hazırlamıştı. Hazırlıklardan sonra mahallemizde bulunan caminin yanındaki mezarlıkta bir yere defnedildi. O gün definden sonra olanları ise hiç hatırlamıyorum.